Tuğçe Çamsarı

Yayında olmak yaşamaktır. Gerisi ise sadece beklemek..

Bir Gezi Hikayesi -Ben Meydana Niye Çıktım?

31 Mayıs’ tan beri bir direnişin içerisindeyiz. Önümüzdeki günlerde çevremizdekilere durumumuzu anlatmamamız gerekebilir. Size ” Bu insanlar neye itiraz ediyor, neye başkaldırıyor?” diye soranlar olabilir. Onlara ve başkalarına aşağıdaki yazıyı okuyun, okutun. Bu yazıyı ben kaleme almadım ama altına imzamı atarım..

***

Kendimi politik bir insan olarak görmüyorum. Hiç bir siyasi partiye yakınlığım yok. Pek çok resmi ideolojiyi gerekçeli temelinden, pek çok gayr-i resmi ideolojiyi denenip çalışmadığı görüldüğü için ciddiye almıyorum. Onların tam olarak karşısında olduğum da sanılmasın, bir şeye karşı olabilmek için, öncelikle onun geçerli bir argüman olması gerekiyor zira.
Neyse, konuyu analitiğe boğmayayım.

Şu yağmurlu pazar sabahında bildiğim birşey var, önümüzdeki on yıllar boyunca Türkiye’deki pek çok meslek grubundan insan, 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan geceyi açıklamaya, anlamaya ve ifade etmeye çalışacaklar. Kimileri ona ulvi anlamlar yükler ve hakkında türküler yakarken, bazıları o geceyi lanetliyecek, küçümseyecek ve bok muamelesi yapacaklar.

Ben hazır dumanı üstündeyken, sevgili okuyucuma benim için o gecenin anlamını, neden meydana çıkmam gerektiğini anlatmak için geldim. Eteğimde ne varsa, hızla döküp gidicem.

Gezi Parkı’ndaki eylemin ilk günden beri takipçisiydim, elbette bu şehirdeki tek bir saksının bile yerinden kıpırdamasına tahammülümüz yok. Çünkü şehir, iyice inşaat alanı – kanser kombo bir bünye oldu, ucumuzdan kemiriyor. Gezi’deki ağaçlar çok sembolik olarak bu işin bir parçası, yoksa 3. köprü ile bizi akıl almaz bir rant ve çevre katiamı bekliyor.

Ama oraya sadece park için, sadece ağaçlar için de çıkmadım açıkçası.

Cuma günü bir yandan iş yetiştirmeye çalışıp, bir yandan da tüm sosyal medyadan olayları takip ediyordum. “Eyleme ne giyilir, sırt çantasına limon koysam polis arar mı?” hazırlıklarım sürerken, Hürriyet’te önce kanlar içinde bir kız gördüm. Asla yapacağım bir şey değil ama dayanamadım bu kez, videosuna tıkladım. Kızın orada, tam da Taksim anıtının dibinde, tek başına, an be an beyin kanaması geçirişini izledim. Ve ancak video bittikten sonra, onun arkadaşım Lobna olduğunu anladım.

İçim boşaldı bi an, nasıl diyim; tiz bi isyandan gayrı, hiç bişey hissetmedim. Ve aklımda tek bişey belirdi, oraya gidip muhattap kimi bulursam ona, “Sen kimin ülkesinde kimin canına kast ediyorsun lan!?” demeliydim. O meydanın, o parkın, bu şehrin, bu ülkenin hala evim olduğunu birilerine söylemem gerekiyordu.

***
Ben meydana ne ulusalcı, ne çevreci, ne anarşist, önce sıradan bir kadın olarak çıktım. Bu ülkede öldürülen, ölmesine göz yumulan, cinayetleri hukuksal olarak desteklenen, folluk olarak görülen, sosyal hayattan men edilmek istenen tüm kadınlar için, kendim için… Canımıza kastederek bizi korkutmaya, onurumuzla oynayarak bizi sindirmeye çalıştıkları için çıktım.

Ben meydana Ata’yı özlediğim için çıkmadım. Beni bugün, hemen şimdi temsil edecek tek bir lider olmadığı için, hiç bir lider ülkenin vatandaşına insan muamelesi yapmadığı, insan hayatı çok ucuz olduğu ve bunu asla takmadıkları için çıktım. Depremde, selde, afette, terörde, madende, iş kazasında ve trafikte ölen insanlar, onların nazarında sadece sayıdan ibaret olduğu, onlardan bahsederken “5 madenci, pardon 7, neyse…” diyebildikleri için ve utanmadan, arlanmadan, pişkin pişkin, bu “ucuz insan” fikrini destekledikleri, övdükleri, düğünlere gidip çiftlere 3-5 çocuk sipariş ettikleri için çıktım.

Ben meydana “Nihayet barış süreci oluyor, bunu provake edeyim, bitireyim, ülkeye anarşi getireyim” diye çıkmadım. Ne barışın, ne sürecin açıklamasını kimseye yapmadıkları, orada barış derken komşuya savaş çığırtkanlığı ve hazılığı yaptıkları, büyük ihtimalle bölgede kanlı, kirli, gizli amaçları olduğu için çıktım. Kimi kime kırdıracakları belli olmayan savaşlara benim ülkemi, biraz daha para için sokamasınlar diye çıktım.

Ben meydana gece 22:00’den sonra alkol bulamayacağım, Allah muhafaza ayık kalacağım için çıkmadım. Ben ayık olmak istemezsem, tayyip bizzat gelip çorabımdaki sigaraya el koyup kırsa, kulağıma ilahi üfürse fayda etmez canım benim. Ben meydana, şimdiye dek tek tek, itinayla etimizden cimbızla yoldukları ve yolmaya devam edecekleri tüm Cumhuriyet kazanımları için çıktım. Kendilerinden olmayan herkesi düşman bildikleri, açıkça, yüzümüze yüzümüze hakaret ettikleri için çıktım.

Ben meydana dindar insanlar tarafından yönetildiğim ve dine tahammül edemediğim için çıkmadım. Ben bu dindarların sadece sınırlı sayıda Müslüman’a yetecek kadar adaletleri olduğunu 10 yıldır gördüğüm için çıktım meydana. Ne işten atılan THY personelinin, Tekel işçisinin, ne evinden atılan Sulukuleli’nin, ne toprağı deresi Hes’e kurban gidenin, ne yazdığı ya da asker olduğu için hapiste yatanın, ne Uludere’de ölenin, ne Reyhanlı’da sakat kalanın hesabı sorulamadığı için çıktım.

Ben meydana marjinal ve çapulcu olduğum için çıkmadım, ki değilim. Elime molotof verilse, organik zeytinyağı sanacak, ayrıca çalıştığı her işte ve satın aldığı her malda devletine verigisini 10 yıldır gıcır gıcır veren biriyim. Vergileri verdim ama bana yol, su, elektrik, park, konser ya da spor salonu olarak geri dönmedi. Bişey dönmediği gibi, hazırda olanlar da gitti. Tek tek sayamıyacağım ama bir Beşiktaş’taki çay bahçesini saltanat mülkünüze kattığınızda, bir de Haydarpaşa’yı otele okutmak için yaktığınızda, büyük bedduamı aldınız. Oralar benim evimde en sevdiğim köşeler, en güzel çıktığım fotoğraflardı. Siz benim en afili fotoğrafımı yırttınız.

***

Bundan sonrasını getirmek kolay değil, hala sokaklarda insanlar, arkadaşım eşim dostum var. Hala halkına harcanabilir gözüyle bakan bir insanın yönettiği, şiddeti gaddarlığa çoktan dökmüş bir orduyla savaşıyorlar. Savaşıyorlar derken ekipman olarak deniz gözlüğü, gaz ve toz maskesi, olmadı sirkeli bez ile.

Gelmiş geçmiş en apolitik nesile gerilla gibi sokak sokak evlerini savunmayı öğrettiniz. “Aman evladım olaya karışma, örgüte partiye bulaşma” diyen babalar çocuklarının çantasına limon koyup meydana yolladı. Teyzeler elde börek cepheye erzak taşır gibi sokaklara uğradı, sizin gene kibiriniz durmadı, durulamadı.
Zira bizi sayımıyorsunuz ve şimdi açık konuşalım sanırım şu sıralar asabınız biraz bozuk, çok net muhakemede bulunamıyorsunuz.

Şimdi Ne Olacak? – Intro

Herkesin ayrı fikri var ama ben “Şimdi ne olacak?” sorusunu, kendi çok bilmiş KLBHE ekibine yönelttim. şöyle gönülden cevaplar aldım.

– Hükümet geri adım atana kadar meydanları zorlamak, polisleri fazla mesaiye tutmak asilce bir hareket elbet ama tek bir çocuğun canının bile vebalini taşıyamayız. O yüzden polisle karşı karşıya gelmeli direniş azalarak bitsin. Ve asıl direniş başlasın.

– Asıl direniş, sandık ve demokrasi direnişi olmalı. Bu çok beylik, klişe bir laf gibi ama bir o kadar da gerçek. Hükümet 10 yılı seçimle gelerek geçirdi. Evet kömür dağıttı, evet makarna ile oy satın aldı. Biz de makarnayla oy verene ya da dini duygularının peşine takılıp gidene burun kıvırdık. Aferim bize. Halbuki bu insanlara biz ulaşmış olabilirdik. Ya da oy vermiş, oy sandıklarında gönüllü olarak çalışmış, insanları bu konuda uyarmış ve teşvik etmiş olabilirdik. İşte şimdi tam sırası. (Açıkçası bana sağ sol, hangi parti, koalisyon şu noktada o kadar fark etmiyor. Başa geçen diktatör olmasın, öp başına koy.)

– Hükümete yöneltilecek çok soru, istenecek çok fazla şey var. Bunun için hukukçular, şehir planlamacıları, ekonomistler yani işinin uzmanları çalışmalı. Misal Gezi ve AKM’yi yıkarak yerine x’i (bilinmeyen yapı), yahut 3. köprü veya havalimanını neye dayanarak yaptıkları, şehri ve dengesini nasıl etkileyeceği bir ekibin, bu satışlardan dönen cukkaların hesabını bulmak başka bir ekibin işi olmalı.

– Medyaya güven olmayacağını lakin ana sermaye gruplarının ise tehditten anladığını öğrendik. Sermaye grupları en etkili anti tayyo seçim kampanyasını finanse etmek için kullanabilir, ki yapılıyor aslen. Bu arada birebir insanlara gidilebilir. “Bu ülkede neden böyle bir lidere ihtiyaç duyuldu, insanlar onun nesini bu kadar seviyor ve destekliyor?”, bunları çözüp anlamak gerek. Bu ülkenin hiç bir vatandaşının fikrini ve hissini yok saymak, hele bu kez, bizim işimiz olmamalı.

Çok fazla konuştum.
Ve mutlaka unuttuğum bişeyler var.
Ama şunu asla unutmayacağım; 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece, hayatımda ilk defa 30 senedir içimde yankılanan “Burası mı benim ülkem, ben buraya ait miyim lan?” sorusu, “Evet, evet! Yüz bin kere evet!” şeklinde yanıt buldu.
Bana bunu yaşatan herkese, tek tek teşekkür ederim..

taksim_direnen

Kaynak:  http://www.kimlanbuhayatiminerkegi.com/

Related posts:

Yaşam Pahasına Ölüm, Mutluluk Pahasına Mutsuzluk
Sevgiliye dokunmak ibadettir..
Uçurum..

Etiketler:, ,

Posted in Sevdiğim Alıntılar by admin on Haziran 14th, 2013 at 21:15.

Add a comment

Previous Post:   Next Post:

No Replies

Feel free to leave a reply using the form below!


Leave a Reply


Analytics Plugin created by Web Hosting